ORTA AVRUPA TURU

Berlin-Dresden

Checkpoint Charlie

2017 yılının Temmuz ayı için planladığımız 8 günlük Orta Avrupa turumuzun ilk durağı Berlin. Sabiha Gökçen hava limanından yaklaşık 3 saat süren bir yolculuğun ardından Berlin’e ulaşıyoruz. Öncelikle Checkpoint Charlie ismindeki soğuk savaş döneminden kalma kontrol noktasına ulaşıyoruz. Bu dönemde üst düzey bürokratların geçebildiği geçiş kapısı olarak kullanılan yerde şu anda fotoğraf çekilmek için asker kılığına girmiş kişiler bekliyor. Tabi ki fotoğraf çekilmek için ödeme yapmanız gerekiyor. Öndeki büyük fotoğraf, zamanında burada görev yapan son askermiş.

Checkpoint Charlie

Eğer para vermeden fotoğraf çekmek isterseniz ellerindeki bayraklarla yüzlerini kapatıyorlar.

Checkpoint Charlie

Etraftaki hediyelik eşya dükkanlarında Berlin Duvarı parçaları satılıyor, çok ilginç ama gerçek midir bilmiyorum. Daha önce bu bölgeyle ilgili bir kitap okumadığımdan veya bir film izlemediğimden olsa gerek, hiç etkilenmedim. Benim görülmesi gereken yerler listeme Checkpoint Charlie dahil olamadı.

Checkpoint Charlie

Brandenburg Kapısı

Checkpoint Charlie’deki minik gezimizin ardından çok kısa bir yolculuktan sonra yine bir geçiş noktası olan meşhur Brandenburg Kapısı’na geçiyoruz. 1788-1791 yılları arasında yapılan kapının 5 girişi bulunuyor. Ortadaki kapıyı sadece kraliyet kullanabiliyormuş, dıştaki kapılar ise vatandaşlar için ayrılmış.

Brandenburg Kapısı

Kapının üzerinde 4 atın çektiği bir tanrıçayı taşıyan at arabası bulunuyor (Quadriga). Tanrıçanın bir elinde tuttuğu haç ve kartal Hristiyanlığın sembolü olarak kullanılmış. Bu figürün aynısı Paris Louvre Müzesi’nde de sergileniyormuş.

Brandenburg Kapısı

Buradaki meydan oldukça kalabalık, Berlin’e gelen tüm turistlerin ortak noktası sanırım bu kapı. Hemen önünde yürüyüş yapmak için çok güzel tertemiz bir bulvar var. Yan tarafında ise Alman Meclis Binası (Reichstag) bulunuyor.

Reichstag (Alman Meclis Binası)

Yine bu kapının yakınında ‘Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı’ veya diğer adıyla ‘Holokost Anıtı’ bulunuyor. Oldukça büyük bir alana kurulmuş bu anıt 2711 adet küçüklü büyüklü beton bloklardan oluşuyor.

Anıtı gezdikten sonra serbest zamanımızı etrafı gezerek değerlendiriyoruz.

Alexanderplatz TV Kulesi

Şehrin her yerinden görülebilen bu kule bulunduğu meydan ve metro istasyonuyla aynı isme sahip.

Einstein Kafe

Şehrin ünlü kafelerinden biri Einstein Kafe, kahvaltıları gibi kahvesi de oldukça güzel.

Rotes Rathaus

Berlin Belediye binası olarak kullanılan bina oldukça gösterişli ve rengi çok hoş.

Berliner Dom

Bizim yeterli zamanımız olmadığı için Berlin’in meşhur görkemli katedralinin içini gezemiyoruz. Fakat içini görenlerin oldukça memnun kaldığı bu yapının kubbelerine çıkıp panoromik şehir manzarasının tadını çıkarabilirsiniz. Ayrıca burası gezdiğim yerler arasında gördüğüm ilk Protestan katedral. Berlin turumuza yine küçük bir yolculuğun ardından Oberbaum Köprüsü manzaralı Berlin Duvarı ile devam ediyoruz.

Oberbaum Köprüsü

Spree nehri üzerinde bulunan bu çift katlı turuncu köprü 1896 yılında inşa edilmiş. Biz turla geldiğimiz için köprünün üstünde yürüme fırsatını yakalayamıyoruz, ama Berlin’in simgelerinden olan bu yapı çok daha yakından görülmeyi hak ediyor bence.

Berlin Duvarı

Doğu Almanya tarafındaki halkın Batı’ya kaçmasını engellemek için yapılan duvarın doğu kısmı kaçan insanları rahat görebilmek amacıyla beyaza boyanmış. 1989 yılında yıkılan duvarın günümüze kadar korunan kısmı çeşit çeşit, rengarenk graffiti sanatıyla bezenmiş.

Berlin Duvarı

Turumuz buraya oldukça kısa süre ayırdığı için yine otobüsümüze dönerek Dresden yolculuğumuza başlıyoruz.

Molecule Man Heykeli

Otobüsün camından gördüğümüz ve çok ilgimizi çeken bu heykel Jonathan Borofsky tarafından yapılmış ve 30 metre yüksekliğinde.

Berlin Magnetim 🙂
Residenzschloss

Dresden bizi mükemmel gotik mimarisiyle karşılıyor. 2. Dünya Savaşı’ında İngilizler tarafından bombalanan şehir neredeyse yerle bir olmuş. 25 bin kişinin hayatını kaybettiği savaştan sonra şehir çabucak toparlanmış. Residenzschloss yani kraliyet sarayı Rönesans döneminden kalmış. İçerisinde 5 farklı müze var ve bir tanesi Osmanlı Dönemi eserlerine ev sahipliği yapıyor. Biz kısıtlı zaman dolayısıyla sadece dışarıdan bakmakla yetiniyoruz.

Zwinger Sarayı
Zwinger Sarayı Taç Kapı

Dresden’in simgelerinden Zwinger Sarayı’nın tarihi 18. yüzyıla dayanıyor. İçinde görkemli bir porselen koleksiyonu ve Botiçelli, Tziano gibi ressamların resimlerinin bulunduğu galeriler yer alıyor. Büyük avlu yeşil alanlar, çeşmeler, havuzlar ve mükemmel barok mimarisiyle dekore edilmiş. Taç kapı ise avlunun en çok fotoğraf çekinilen bölümü.

Matthäus Daniel Pöppelmann

Matthäus Daniel Pöppelmann Zwinger Sarayı’nın Alman mimarı. Ayrıca 1685 Dresden yangınından sonra şehri restore ettiği için aramızdaki 500 seneye rağmen kendisinin heykeliyle de olsa tanışmış oluyoruz.

Frauenkirche (Kadınlar Kilisesi)

2. Dünya Savaşı’ında tamamen yerle bir olan Frauenkirche 2005 yılında aslına sadık kalınarak tekrar inşa edilmiş.

Frauenkirche (Kadınlar Kilisesi)

Meydanda bulunan kilisenin içi ücretsiz gezilebiliyor. Etkileyici gravürler ve heykeller barok tarzıyla bezenmiş.

Kilisenin hemen önünde savaştan zarar almadan kurtulabilen Martin Luther heykeli bulunuyor.

Fürstenzug

Procession of Princes olarak da bilinen Saksonya geçmişten günümüze tüm krallarının kronolojik olarak resimlerinin bulunduğu duvar, dünyanın en büyük porselen eseri unvanına sahip. 101 metre uzunluğunda ve 22.000 adet Meissen porseleni kullanılarak yapılmış.

Augustusbrücke

Augustus Köprüsü’de 2. Dünya savaşında yıkıma uğramış ve aslına uygun olarak tekrar inşa edilmiş. Elbe Nehri’nin iki kıyısını birbirine bağlayan bu köprü Brühl’s Terrace’ye çıkılarak çok rahat izlenebiliyor.

Brühl’s Terrace

Brühl’s Terrace oturup Elbe Nehri’ni izlemek, fotoğraf çekinmek, gotik mimarisinin keyfini çıkarmak için mükemmel bir yer.

Brühl’s Terrace

Serbest zamanımızın büyük bir kısmını burada geçirmek bizim için unutulmaz bir deneyim oluyor. Avrupa’nın Balkonu olarak da bilinen terastan hakkını vererek ayrılıyoruz.

Semper Opera Binası ve önünde Augustus Heykeli

Augustus II Dresden şehrini sanat ve mimariyle donattığı için şehrin simgelerinden biri ve opera binasının hemen önünde ata binmiş bir heykeli bulunuyor. Heybetli bir görünüme sahip olmasından ve fazlaca çocuğunun olmasından dolayı Augustus The Strong (Güçlü Augustus) olarak da bilinen kral Meissen Porseleninin üretiminde de büyük rol oynamış. Opera Binası ise savaşta tamamıyla yıkılıp yeniden yapılan yapılardan bir tanesi. Orijinaline böylesine sadık kalarak şehrin baştan yaratılması gerçekten hayranlık uyandırıyor.

İçinden geçen Elbe Nehri ile, göz alıcı barok mimarisiyle, savaştan sonra küllerinden yeniden doğup misafirlerine estetiğin en güzel halini sunmasıyla, her köşe başından yükselen müziğiyle sizi başka alemlere götüren, sanat kokan bir şehir Dresden. Elbe’nin Floransa’sı isminin hakkını fazlasıyla veriyor. Kesinlikle gitmeli ve görmeli…

Dresden’den Bana Kalan

Gönderen : Kategori : Orta Avrupa Etiketler : , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir